Gronia kıtasında barış hiçbir zaman kalıcı olmamıştı, fakat Rönark sınırında başlayan olaylar, halkın alışık olduğu sınır çatışmalarından çok daha fazlasını taşıyordu. Kuzey rüzgârlarının sert estiği, dağların gölge gibi ufka yayıldığı Rönark Vadisi, yüzyıllardır ticaret kervanlarının ve askeri geçişlerin ana yolu olmuştu. Ancak bu kez, vadinin altından gelen titreşimler önce hayvanları susturdu, sonra gökyüzünü soluk kırmızı bir ışıkla boyadı.
Madencilerin derin galerilerde bulduğu siyaha çalan kristaller, ilk bakışta değerli bir enerji kaynağı gibi görünse de kısa sürede doğanın dengesini bozduğu anlaşıldı. Kristaller yüzeye çıkarıldıkça vadideki yaratıklar saldırganlaştı, gece ile gündüz arasındaki sınır bulanıklaştı ve Rönark Kalesi çevresinde açıklanamayan mana dalgaları oluşmaya başladı.
Gronia birlikleri başlangıçta bunun doğal bir mana taşkını olduğunu düşündü. Bölgeye büyü araştırmacıları ve askeri mühendisler gönderildi. Fakat üçüncü haftanın sonunda kuzey gözcü kulelerinden gelen raporlar durumu değiştirdi. Kuzeyden düzenli ve disiplinli bir ordu ilerliyordu. Bu ordu, daha önce küçük akınlar yapan kabilelerden farklıydı. Zırhlarında kristal parçaları taşıyor, silahlarında alışılmadık enerji titreşimleri yayılıyordu. Amaçları açıktı: Rönark’ı ele geçirmek ve kristallerin kontrolünü tamamen almak.
Savaş başladığında ilk çarpışmalar geçidin dar noktalarında gerçekleşti. Günler süren çatışmalar, ne Gronia ordusuna ne de kuzey birliklerine kesin üstünlük sağladı. Ancak savaşın kaderi, kalenin altında tesadüfen keşfedilen eski bir yeraltı yapısıyla değişti. Bir tünel çökmesi sonrası ortaya çıkan bu yapı, kadim bir tapınağa açılıyordu.
Tapınağın duvarlarında, bilinmeyen bir uygarlığın sembolleri ve kristallerle aynı frekansta titreşen taş sütunlar bulunuyordu. Yazıtlar çözüldüğünde korkutucu gerçek ortaya çıktı: Kristaller bir enerji kaynağı değil, çok eski bir varlığı mühürlemek için kullanılan denge odaklarıydı.
Bu bilgi yayıldığında artık çok geçti. Kristallerin büyük bölümü çıkarılmış, mühür zayıflamıştı. Savaşın üçüncü gecesinde gökyüzü tamamen karardı ve vadinin ortasında devasa bir mana fırtınası oluştu. Toprak yarıldı, gölgeye benzeyen fakat canlı olduğu hissedilen varlıklar yüzeye çıkmaya başladı. Bu varlıklar ne Gronia askerlerini ne kuzey birliklerini ayırt ediyordu. Savaş bir anda hayatta kalma mücadelesine dönüştü.
Bu noktadan sonra savaşın kaderi askerlerden çok, Rönark’a gelen maceracı grupların eline geçti. Tapınak içinde bulunan ritüel mekanizmasını yeniden aktive etmek gerekiyordu. Günler süren mücadele sonunda ritüel tamamlandı, ancak mühür yalnızca kısmen stabilize edilebildi. Yeraltındaki varlık tamamen hapsedilemedi, yalnızca yeniden uyku benzeri bir duruma zorlandı.
Kuzey ordusu ağır kayıplar sonrası geri çekildi. Gronia birlikleri geçidi kontrol altında tuttu, fakat Rönark artık eski Rönark değildi. Bölge kalıcı mana bozulmalarıyla doldu, yeni ve daha tehlikeli yaratık türleri ortaya çıktı ve eski uygarlıklara ait kalıntılar yüzeye çıkmaya başladı.
Rönark Savaşı’nın en büyük etkisi askeri değil, tarihsel oldu. İlk kez Gronia halkı, dünyanın yüzeyinde görünen medeniyetlerin altında çok daha eski ve çok daha güçlü bir geçmiş yattığını kabul etmek zorunda kaldı. Mühür sadece geçici olarak güçlendirilmişti. Rönark artık bir sınır geçidi değil, yaklaşan daha büyük felaketlerin ilk işareti olarak görülüyordu.